Büyüklere Masallar

Edebiyat - Büyüklere Masallar Sponsorlu Bağlantılar Taş Ustası [COLOR=Red]Anonim Japon Masalı [/COLOR] [COLOR=#002244][FONT=Georgia]Evvel zaman içinde, Mogo adında bir fakir Japon vardı. Mogo kendi halinde bir taşçı idi. Zavallıcık hayatını kazanmak için güneşin doğuşundan batışına ...

Cevapla
Büyüklere Masallar

Büyüklere Masallar

Alt 07-01-2008 #1
Sponsorlu Bağlantılar

Büyüklere Masallar
Taş Ustası

[COLOR=Red]Anonim Japon Masalı

[/COLOR]
[COLOR=#002244][FONT=Georgia]Evvel zaman içinde, Mogo adında bir fakir Japon vardı. Mogo kendi halinde bir taşçı idi. Zavallıcık hayatını kazanmak için güneşin doğuşundan batışına kadar, yağmur demez, fırtına demez, güneş demez boyuna taş kırardı.

Doğrusu işi çok güçtü ama yine de Mogo'nun pek o kadar hayatından şikâyetçi olmaması lâzımdı. Çünkü babası, büyükbabası hep taşçıydılar. Daha iyi bir hayat görmeyen Mogo da taşçılığı seve seve yapmalıydı. Mogo, genç ve iri yapılıydı, hastalık nedir bilmezdi, sabahtan akşama kadar çalışması, karnını doyuracak kadar pirinç almasına yetiyordu.

Bu yüzden birçok arkadaşı onu kıskanıyorlardı bile. Çünkü Mogo çalışma zamanında çalışıyor, dinlenme zamanı gelince de babasından kalma evine çekilip, dünyanın bütün kötülüklerine arkasını dönerek rahatına bakıyordu.

Bütün bunlara rağmen Mogo hayatından memnun değildi. Zenginlik ve büyüklük sevdası içini kemiriyor, zaman zaman bir asilzade olarak doğmadığına üzülüyordu. Bütün boş zamanlarında kendi kendine halinden şikâyet eder, kendisini daha iyi bir seviyeye ulaştırması için Tanrı'a yalvarırdı. Bu hal bir gün değil, beş gün değil, aylarca, yıllarca devam etti. Tanrı, Mogo'nun hangi seviyeye gelirse gelsin, daima daha ötesini isteyecek bir yaratılışta olduğunu biliyordu. Bununla beraber ona ders vermek için bütün isteklerini yerine getirmeye karar verdi.

Yine sıcak bir gündü. Mogo yolun kenarında, kan ter içinde taş kırıyordu. Bir ara yoruldu ve kazmasının sapına dayanarak dinlenmeye başladı. O sırada yolun öbür ucundan bir toz bulutu yükseldi. Aynı zamanda kulağına sürekli gürültüler gelmeye başladı.

Toz bulutu yaklaştığı zaman, Mogo, tozların arasında son derece süslü üniformalar giyinmiş süvariler görmeye başladı. Birçok süvarinin arasında ise her tarafı altın, gümüş ve kıymetli taşlarla işlemeli bir tahtırevan geliyordu. Tahtırevanda bir prens vardı. Mogo artık dayanamadı:

- Ey Tanrım, neden ben de bir prens değilim, diye söylendi.

Bunun üzerine Tanrı:

- Peki, dedi, madem ki prens olmak istiyorsun, o halde ol!

Mogo daha ne olduğunu anlamadan kendisini prens haline gelmiş buldu. Sayısız uşakları, askerleri, atları, arabaları, sarayı ve pırıl pırıl işlemeli bir sürü elbisesi vardı. Ama onun asıl hoşuna giden şey, ahalinin kendisine gösterdiği hürmetti. Sokağa çıktığı zaman herkes karşısında iki büklüm eğiliyor, hele eski arkadaşları onu görünce yerlere kapanıyorlardı. Bunlardan çok hoşlandığı için Mogo her gün sokağa çıkıyordu.

Bu hal uzun müddet Mogo'yu eğlendirdi. Fakat aradan zaman geçince yine düşünmeye başladı. Dünyada kendisinden üstün durumda bulunan birçok prens, birçok kral ve en nihayet de kendi imparatorları Mikado vardı. Düşündü ki, Mikado bile olsa kendisinden üstün başka bir şey daima mevcut olacaktır. Bunun üzerine güneşin, her şeyden üstün olduğu aklına geldi. Şüphesiz ki o, bütün kralların, Mikado'nun, her şeyin üstündeydi. Dünyayı ısıtan, hayat veren tek varlık güneşti. O halde en iyisi güneş olmaktı. Mogo böyle düşününce:

- Ey Tanrım, dedi, beni prens yapacağına güneş yapsan olmaz mıydı?

- Güneş mi olmak istiyorsun, dedi Tanrı, öyleyse ol!

Ve Mogo bir anda güneş oldu.

Doğrusu gökyüzündeki saltanatının keyfine diyecek yoktu. Dünyaya istediği gibi sıcaklık dağıtıyor, ekinleri, meyvaları olgunlaştırıyor, insanları ısıtıyordu. Mogo aylarca güneş olmanın keyfini sürdü, sonra günlerden bir gün, uzaklarda bir siyah nokta gördü. Bu nokta gitgide büyüdü büyüdü ve simsiyah bir leke gibi kendi ışıklarını önlemeye başladı. Bu, buluttu. Mogo ne yaptıysa onu yenemedi. Nihayet bulutlar güneşin her tarafını kapladı ve şiddetli bir fırtına başladı. Bunun üzerine Mogo:

- Ey Tanrım, diye bağırdı, bulut güneşten daha kuvvetli, ben bulut olmak istiyorum.

Tanrı kısaca:

- Ol! dedi.

Ve Mogo bulut oldu.

Güneşten daha kuvvetli olmak demek artık kâinatta her şeyin üstünde olmak demekti. Bunu düşünmek zavallı Mogo'yu büsbütün deli etti. Sevincinden ne yapacağını bilemiyordu. Mogo, güneşi istediği zaman ve istediği yerde kapatabildiği için bunun tadını bol bol çıkarmak istedi. Tarihin hiç bir devrinde Japonya o kadar fırtına, o kadar tayfun ve kasırga görmemişti. Kara ve denizdeki felâketlerin haddi hesabı yoktu. Ama Mogo bütün bunları güneşe karşı kazanılmış bir zafer sayıyor ve gittikçe zulmünü arttırıyordu.

Bu sırada bir gün, Mogo gökyüzünde dolaşıp dururken okyanusun kıyısında âbide gibi dikilmiş muazzam bir kayalık gördü. Granit bir sütun olan kayalığın binlerce seneden beri mevcut olduğu ve tabiatın her türlü olayına göğüs gerip hiç birinden müteessir olmadığı aşikârdı. Zamanın ve tabiatın bütün tesirlerine karşı koyan bu muazzam kayalık, nihayet Mogo'nun gözüne çarpmıştı. Mogo onun bu haşmetli halini görünce ne yapıp yapıp yerinden sökmeyi ve denize fırlatarak dalgaların arasında yok etmeyi kararlaştırdı.

Çıkan fırtınada sade gök değil, yer de karmakarışık oldu. Kayanın kıyısında bulunduğu denizde dağlar gibi dalgalar yükseliyor, fakat bütün dalgalar granit kayanın eteklerine çarptığı zaman parçalanıp kayboluyordu. Fırtına üç gün üç gece devam etti. Fırtınanın arkasından şiddetli bir kasırga, onun arkasından bir siklon çıktı. Artık evler yıkılıyor, ağaçlar kökünden çıkıyor, nehirler taşıyordu. Ama aradan bir hafta geçip de fırtına dindiği zaman, kayanın yine eski haliyle, okyanusun kıyısında durduğunu gördü.

Mogo hırsından küplere biniyordu. Demek ki bu kaya kendisinden daha kuvvetliydi. Hırsla:

- Tanrım, diye bağırdı, kaya benden daha kuvvetli, ben kaya olmak istiyorum.

- Ol! dedi Tanrı.

Ve Mogo okyanusun kıyısında muazzam bir kaya haline geldi. Artık ona ne güneş, ne bulut, ne fırtına hiç bir şey tesir etmiyordu. Artık kâinattaki bütün varlıkların üstündeydi.

Bir sabah, bir tarafını bir şey sokmuş gibi bir acıyla uyandı. Evet, hakikaten bir yerine bir şey batıyor gibiydi. Sonra vücudundan bir parça et koparmışlar gibi bir acı duydu. Sonra kendisine vurduklarını hissetti. Evet, muntazam aralıklarla durmadan vuruyor, vuruyorlardı. Her vuruşta aynı acıyı duyuyor, her vuruşta vücudundan bir şeyler kopmuş gibi oluyordu. Bu hal saatlerce devam etti, Mogo saatlerce tahammül etti, sesini çıkarmadı ama sonra öyle bir an geldi ki birden kuvveti kesilir gibi oldu, yerinde sallanmaya başladığını farketti. Bunun üzerine:

- Tanrım, diye bağırdı. Bana kayadan daha kuvvetli biri hücum ediyor. Ben o olmak istiyorum.

Tanrı:

- Ol! dedi.

Ve Mogo tekrar taşçı oldu.[/FONT][/COLOR]
Bu mesajdan alıntı yap
Sponsor Links

Grafikerler.net Reklamları

Standart
Alt 08-01-2008 #2
                             Sponsorlu Bağlantılar
[COLOR="Red"]İş hayatı gerçekleri[/COLOR]

ODTÜ İşletme'nin deli ama çok bilge, hem en sevilen hem en nefret edilen profesörü [COLOR="Red"]Muhan Hoca[/COLOR]'nın [COLOR="Red"]Strateji Yönetimi[/COLOR] dersinin ilk saati öğretim üyelerinin bile katılımıyla geçer ki her senesi ayrı ilginçtir. Derslerinden birinden bir anekdot:

Muhan Soysal tepegöze bir[COLOR="Red"] Picasso[/COLOR] resmi koyar. Herkes bakar bakar ama tarzı zaten kübik olan sürrealist resimde sanatla fazla ilgilenmeyenlerin anlayabileceği çok az şey vardır. Bozuk perspektifli bir oda, sarı uzun saçlı yaratığa benzeyen bişey. Etrafında başka yaratıklar, yerde yine bir yaratık ve arkadaki şekli bozuk içi parlak dikdörtgenin içinde başka bişeyler daha.

5-10 dakka hiçbişey söylemeden sınıfı izleyen hoca, birazdan [COLOR="Red"]Picasso[/COLOR]'nun resmini alıp [COLOR="Red"]Meninas[/COLOR]'in bir resmini koyar. Bu resimde sandalyenin üzerinde oturan sarı uzun saçlı bir aristokrat kızının etrafındaki dadıları onun saçını tararken yerde köpeği yatmaktadır. Ve babası arkasından ışık sızan kapıdan kızını izlemektedir.


Ancak ikinci resmi görünce [COLOR="Red"]Picasso[/COLOR]'nun resmindeki öğelerin ne olduğunu ve bu resmin [COLOR="Red"]Meninas[/COLOR]'in tablosuna gönderme olarak yapılmış olduğunu farkeder tüm sınıf.

Ve[COLOR="Red"] Muhan Soysal[/COLOR] hiç unutamayacağımız dersini verir:


[COLOR="Red"]"Hayatta hiçbirşey Meninas'in resmi kadar belirgin ve net değildir. İş hayatı, gerçekleri size Picasso'nun resmindeki gibi şekil değiştirmiş olarak gösterir. Picasso'nun resmine bakıp,Meninas'in resmini görebilenleriniz başarılı olacak, diğerleri kübik şekillere bakıp yanlış anlamlar çıkarmaktan gerçekleri hiç göremeyecek." [/COLOR]

Alıntıdır.
Bu mesajdan alıntı yap
Standart
Alt 19-01-2008 #3
İstanbul Tıp Fakültesinde [COLOR="Red"]Sami Zan adında müthiş bir Anatomi hocası [/COLOR]varmış. Öğrencilerine birşeyler öğretebilmek için resimler, gazete parcaları, maketler, öğrenciden canlı modeller, eline ne geçerse kullanırmış. Sıraların üstlerinde oraya buraya atlarken bir yandan da aşağıdaki sozler çıkıverirmiş ağzından... Bu sözlerin bir kısmını sizlere aktarıyorum:

[COLOR="Red"]1.[/COLOR] Yıkılmayan ağacın yeri belli olmaz!
[COLOR="Red"]2.[/COLOR] Hıyara kıyasla turba şükür!
[COLOR="Red"]3.[/COLOR] Meyvası çamura düşüyor diye ağaca mı lanet edilir?
[COLOR="Red"]4.[/COLOR] Hekim hastasını nadiren tedavi, genellikle teselli eder.
[COLOR="Red"]5.[/COLOR] Üniversiteye girip te çıkamayanlara profesör denir.
[COLOR="Red"]6.[/COLOR] Okumak sanatı esasları hatırlamak, ayrıntıları unutmaktır.
[COLOR="Red"]7.[/COLOR] Bence en acınacak insan, görevinde ücretten başka bir şey alamayandır.
[COLOR="Red"]8. [/COLOR]Hayat denklemi: Çalışma (10) x Doğruluk (10) x Bilgi (10) x Güzellik (10) x Şans (0) = 0
[COLOR="Red"]9.[/COLOR] Biz sidikle pislik arasından dünyaya geldik, öğünmemiz nedendir?
[COLOR="Red"]11.[/COLOR] Hayat üstü pamuklarla örtülü bir kazık tarlasıdır.
[COLOR="Red"]12.[/COLOR] Hayatta bütün setler üzerinden geçilmek için yapılmıştır, önünde durulmak için değil!
[COLOR="Red"]13.[/COLOR] Dilediğin gibi yaşa, nasılsa öleceksin!
[COLOR="Red"]14.[/COLOR] Yükselmek için kendi ayaklarınızı kullanınız, başkalarının sırtı ve ellerini değil!
[COLOR="Red"]15.[/COLOR] İyilik belki unutulur ama ölmez. Kötülük ölür ama unutulmaz.
[COLOR="Red"]16.[/COLOR] Göz medeniyetler yapar fakat medeniyetler göz yapamaz.
[COLOR="Red"]17.[/COLOR] Moloz alma adam al. Adam yoksa hiç kimseyi almamak hırdavat almaktan iyidir.
[COLOR="Red"]18.[/COLOR] Sevmek oturup birbirine bakmak değil, belki beraberce aynı yöne bakmaktır.
[COLOR="Red"]19.[/COLOR] Söndüremeyeceğin ateşi yakma!
[COLOR="Red"]22.[/COLOR] Yaşlılık gözlerde başlar, genital organlarda biter.
[COLOR="Red"]26.[/COLOR] Gülme bunlara, doktor gülmez, tebessüm eder!
[COLOR="Red"]28.[/COLOR] Herkesin ter kokusu ayrıdır, parmakizi gibidir.
[COLOR="Red"]29.[/COLOR] Yüksek makamlar yalçın kayalara benzer. Oralara nadiren kartallar, çoğunlukla kertenkeleler çıkar.
[COLOR="Red"]30.[/COLOR] Yolun ilerisini göremiyorsanız dönemece gelmişsiniz demektir.
[COLOR="Red"]31.[/COLOR] Aşk hayatta her yaşta insana musallat olan bir hastalıktır.
[COLOR="Red"]32.[/COLOR] Kader size bir limon verdiyse, ondan limonata yapacaksınız!

[COLOR="Red"]PROF. DR. SAMİ ZAN (1921-1984)[/COLOR]
Kaynak: İstanbul Tıp Fakültesi 1985 Yıllığı, s.474.475
Bu mesajdan alıntı yap
Standart
Alt 20-01-2008 #4
Sol Ayak


Eski Yunan'da kahinler [COLOR="RoyalBlue"]Kral Pelias[/COLOR]'a tek ayağı sandaletli, öteki ayağı çıplak bir adamdan sakınmasını, bu adamın ölümüne neden olacağını söylerler. Bütün halk ayakkabısının tekini kaybedeceği ve kahinlerin haber verdiği kişi samlacağı için tedirgindir. Tek sandaletli Jason ortaya çıktığında da kehanet gerçekleşir, Jason kralı öldürür.

İnanış bu devirlerde, önce, sol ayakta ayakkabı olmamasının getireceği uğursuzluk olarak başlar. Sonra sol ayakla güne başlamanın, evin dışına ilk adınım sol ayakla atılmasının hatta yataktan sol taraftan kalkılmasının uğursuzluğu şeklinde gelişir. Daha sonraları bu inanış bütün dini inanışların içinde bir şekilde yer alır.

Sol ayakla atılan adımın kişinin sadece kendisine değil karşısındakine de uğursuzluk ve ölüm getirebileceğine de inanılır. Bu nedenle savaşlarda düşmanı korkutmak için hücuma sol adımla başlamak adet olur. Günümüzde de hala bütün ordular yürüyüşlerine sol adımla başlarlar. Ancak bunun gerçek sebebi eski Yunan'daki batıl inanış değil insanların çoğunun sağ ellerini kullanmalarıdır.

Savaşlarda kılıç ve kalkan kullanılan devirlerde askerler, kalkanlarını sol ellerinde taşırlarken kılıçlarını sağ ellerinde sallayarak hücuma kalkıyorlardı. Önce sol ayaklarını ileri atıp, kalkanlarını önlerine çekip, kendilerini emniyete aldıktan sonra kılıçlarını kullanıyorlardı. Bu şekilde sol ayağın biraz ilerde olduğu duruş askerlerin kılıç kullanırken en dengeli bir şekilde durabildikleri pozisyondu.

Sonraları ateşli silahlarla yapılan savaşlarda, komut üzerine sol ayağı bir adım öne atıp, sağ ayak üzerine çöküp, sol dirseği sol dize destek yaparak tüfeği ateşlemek, askerlerde ileriye atılacak ilk adımın sol ayak olması alışkanlığını sürdürdü.

Günümüzde de marş eşliğinde yapılan yürüyüşlerde, dikkat ederseniz, bandodaki yürüyüş ritmini tutan davulun her vuruşunun, sol ayak ileri atılıp yere vurduğu ana denk geldiğini görürsünüz.
Bu mesajdan alıntı yap
Standart
Alt 21-01-2008 #5
[COLOR="Red"]ÇAKIL TAŞLARI VE ELMASLAR[/COLOR]

İki arkadaş yaya olarak dünya turuna çıkarlar. Tüm ihtiyaçlarını sırt çantalarına doldururlar ve günlerce seyahat ederler. Bu ağır sırt çantalarının altında her akşam oldukça yorgun düşmektedirler.
Yine yorgun bir günün akşamında, bitkin halde bir deniz kenarında çadır kurup derin bir uykuyu hayal ederlerken, birdenbire gökyüzünde ruhani bir ışık belirir ve bunlara yaklaşmaya başlar. Bu ışığı gören kahramanlarımız şaşkınlıkla birbirlerine bakarken, birden bu ışık demetinden şöyle bir ses duyarlar;
[COLOR="Red"]"Bu gece deniz kenarındaki çakıl taşlarından biraz toplayıp, sırt çantanıza koyun! Ayrıca yarın tüm gün seyahatinizde bu taşları da beraberinizde taşıyın. Eğer bu dediklerimi yaparsanız, yarın akşam her ikinizin de hem çok sevineceği, hem de çok üzüleceği bir haber vereceğim. "[/COLOR]
... ve ışık kaybolur.
İki arkadaş bu mesaja çok kızarlar. [COLOR="Red"]"Bu kadar yorgunluğun üzerine bir de çakıl taşları topla ve yarın tüm gün taşları da sırtında taşı!" [/COLOR]diye homurdanırlar. Buna rağmen her ikisi de çakıl taşlarını toplayarak çantalarına yüklerler. Çünkü ertesi gece verilecek olan haberi her ikisi de merak etmektedir.
Ertesi gece olur. İki arkadaş tüm gün boyunca çantalarında ilave olarak çakıl taşlarını da taşıdıkları için fazlasıyla yorgun düşmüşlerdir. Uykuları geldiği halde uyuyamazlar. Her ikisi de çıkacak ruhani ışığın vereceği haberi beklerler. Ancak ne ruhani ışık ortaya çıkar, ne de bir mesaj gelir.
İki arkadaş çok kızarlar. [COLOR="Red"]"Aldatıldık..."[/COLOR] diye düşünürler. Oldukça geç bir saatte, artık umutlarını kaybettiklerinde, [COLOR="Red"]"Hiç olmazsa şu çakılları çantamızdan boşaltalım. Bir de yarın enayi gibi onları tekrar taşımayalım"[/COLOR] diye çantalarını açarlar. Açmalarıyla birlikte, bir de ne görsünler: Çantalarındaki tüm çakıl taşları elmasa dönüşmüştür.
İki arkadaş çok sevinirler. Çünkü artık çok sayıda ve çok kıymetli elmasları vardır. Çakıl taşlarını taşımaktan şikayet eden bu iki arkadaş bu kez de [COLOR="Red"]"Neden dün çantamıza daha çok çakıl taşı yüklemedik"[/COLOR] diye düşünerek çok üzülürler.

[COLOR="Red"]Bu hikayenin mesajı şudur; [/COLOR]Bugün elde edeceğiniz başarılarınız, daha önce ne kadar çok çalıştığınıza veya bir başka deyişle ne kadar çok çakıl taşı taşıdığınıza bağlıdır.
Bu mesajdan alıntı yap
N/A3 isimli Üye şimdilik offline konumundadır

N/A3(42)

Standart
Alt 22-01-2008 #6
Çok güzel mesajlar taşıyor yazılar, bunları bizlerle paylaştığın için teşekkür ederim.
Bu mesajdan alıntı yap
Standart
Alt 22-01-2008 #7
Rica ederim Hakan, önemli olan dersleri içinden çıkarıp alabilmek. Büyüklere Masallar
Bu mesajdan alıntı yap
Rüveyda SALIK isimli Üye şimdilik offline konumundadır

Rüveyda SALIK

MissGraphic

Grafiker / Bursa

Standart
Alt 22-01-2008 #8
1. masalı çok sevdim :rolleyes:
sağol Roxelana Büyüklere Masallar
Bu mesajdan alıntı yap
Standart
Alt 22-01-2008 #9
[COLOR="RoyalBlue"]ŞEKİLSİZ TAŞ[/COLOR]

Bir heykeltıraş, işleyip heykel yapmak üzere mermer satın almak istiyordu. Mermercinin bahçesinde dolaşırken, köşeye atılmış bir kaya parçasına gözü ilişti.
[COLOR="plum"]
"Bu mermer parçasının fiyatı nedir?" diye sordu mermerciye.
"Bedava" [/COLOR]cevabını verdi mermerci, [COLOR="RoyalBlue"]"eğer işine gerçekten yarayacağını düşünüyorsan, para vermeden götürebilirsin."[/COLOR]

Heykeltıraş şaşırmıştı :

[COLOR="plum"]"Neden bedava veriyorsun bunu?"[/COLOR]

[COLOR="RoyalBlue"]"Şekli bozuk çünkü" [/COLOR]dedi mermerci, [COLOR="RoyalBlue"]"kimse satın almak istemiyor ve bahçemi işgal etmekten başka bir işe yaramıyor. Alıp götürürsen, beni ancak mutlu edersin."[/COLOR]

Birkaç ay sonra, heykeltıraş mermercinin dükkanına elinde bir kutuyla girdi ve kutuyu mermerciye uzattı. Mermerciyi kutuyu açtı, içinde harika bir heykel duruyordu.
[COLOR="RoyalBlue"]
"Şu güzelliğe bakın!" [/COLOR]dedi mermerci. [COLOR="RoyalBlue"]"Eminim bu sanat eseri için büyük paralar isteyeceksin. Peki ama onu neden bana getirdin? Biliyorsun, ben sadece mermer taşı satarım..."[/COLOR]

[COLOR="plum"]"Hayır, hayır" [/COLOR]diye cevapladı sanatkar, [COLOR="plum"]"bu sana bir hediye."[/COLOR]

[COLOR="RoyalBlue"]"Bana hediye mi? Neden?[/COLOR]

[COLOR="Plum"]"Çünkü bu taş senin."[/COLOR]
[COLOR="RoyalBlue"]
"Nasıl yani?"[/COLOR]

[COLOR="plum"]"Hatırlamıyor musun, buraya altı ay önce gelmiştim ve bana bahçenin köşesinde duran bir taş parçasını vermiştin?"[/COLOR]

[COLOR="RoyalBlue"]"E... evet, o heykeltıraş sendin. Şimdi hatırladım."[/COLOR]

[COLOR="Plum"]"İşte bu heykeli bana verdiğin taştan yaptım."[/COLOR]

Mermerci altı ay önce söylediği sözleri hatırlayıp utandı :
[COLOR="RoyalBlue"]
"Allah'ım! Bu harika heykelin o çirkin taştan çıkabileceğine kim inanabilirdi ki?"[/COLOR]

Michelangelo da başka heykeltıraşların almak istemediği bir büyük mermer bloğu alıp o dünyaca meşhur Hz. Davud heykelini yapmıştı. Kendisine bu harika sanat eserlerini nasıl yaptığını soranlara da şu cevabı vermişti :

[COLOR="Red"]"Ben mermerlerin içinde bir melek görürüm ve onu özgürlüğüne kavuşturuncaya kadar, mermeri keski ve çekicimle oymaya devam ederim."[/COLOR]

Ne dersiniz, çoğu zaman beğenmediğimiz, şikayet ettiğimiz hayatımız da o çirkin mermer parçasına benzemiyor mu? Yapmamız gereken, hayat taşımızın üzerindeki fazlalıkları atmak ve içimizdeki meleği açığa çıkarmak değil mi? Hayatımız Yaratıcımız' dan bize bir hediye. Onun içinden çıkarttığımız sanat eseri ise bizim ona hediyemiz...
Bu mesajdan alıntı yap
Hepyek isimli Üye şimdilik offline konumundadır

Hepyek

Hiç Biri / İstanbul

Standart
Alt 22-01-2008 #10
Prof. Dr. Sami Zan ile ilgili bölümü çok begendim.
Müthis sözler söylemis.

4, 11, 12, 17, 18, 19, 29, 30, 31, 31, 32 numarali sözleri çok begendim.

Ve ben genelde 32 numarayi yaşarim hepyek olaraktan... Büyüklere Masallar
Bu mesajdan alıntı yap
Sponsor Links

Grafikerler.net Reklamları

Cevapla

Tags
byklere, masallar

Benzer Konular
Konu Konu Bilgileri Forum Cevaplar Son Mesaj
Küçüklere Masallar N/A8 Edebiyat 2 02-02-2008 12:29:05

Kapat
Şifremi Unuttum?