Deneme

Edebiyat - Deneme ...

Cevapla
Deneme
Standart

Deneme

Alt 27-10-2007 #1
Sponsorlu Bağlantılar

Sevdiğiniz denemeler...

Git-me
Sen gittiğinde,


...sonbahar tüm hüznü ile çöker omuzlarımın üstüne, Yapraklar sararır birdenbire, dökülür hüzünlü omuzlarımdan kırık kalbimin derinliklerine. Yabancı dilde söylenen bir tangonun anlaşılır hisleri eşe geçirir ruhumu, sessizce... Omuzlarımın umutsuz direnişinde, seninle birlikte sensiz, sonsuzluğa düşerim. Pencereler kapatır göz kapaklarımın önünü. Gözlerim duymaz olur. Sesin zaten görülmez... Oysa sen yankılanırsın uzaklardan kopup gelen yüzünün izinde... Beni bana taşıyan bin türlü aşk tarifinde...

Bir koku hediye kalır sen gittiğinde...

Sensizlik kokusu kaplar evleri, sokakları, bu yalnız, bu terkedilmiş, bu ürkek şehrin şu yalnızlık havasını. Yanımdan geçen her kadının kokusu sensizliği taşır bana. Sensizlik ağırdır, sensizlik uzundur, sensizlik zordur. Sokaklar boş, sözler boş, şehir boş, her şey boşalır... Bir sessizlik çöker artık ihtiyar adımlarıma. Gençlik ağır gelir sensizlik sınırlarında. Gemiler vardır sana doğru gelen, trenler, uçaklar, arabalar... Bir de �ah bir çalsa..� dediğim telefonlar. Sesinin o sarı hasreti. Uzaktan kopup gelmesini beklediğim o bir çift sözün hasreti. �Seni seviyorum� dediğin o sessizliklerin hasreti...

Ağzından çıkan her kelimenin pastel rengini özlerim, omuzlarının utangaç duruşunu, soğuk havalarda hoyratça ellerini tutşumu.

...seni özlerim, sensiz sessizliğimde.

Sen gittiğinde, durur zaman.

Güneş, ay, bulutlar öylece durur. Dalgalar durur, rüzgârlar durur, insanlar durur. Ben durmam.

...ben seni özleyemeye devam ederim. Durmadan, bıkmadan, usanmadan döneceğin günü beklerim. Bulutlara takılırım, güneşle şakalaşır, dolunayda gölgeni ararım. Dalgalar bir türlü yazıp sana atamadığım şişelerin hesabını sorar, rüzgârlar kolumdan tutup beni sana taşımaya kalkar, çok geçmeden insanlar ne doluğunu anlamaya başlar. Sen, acımasız zamanı da beraberinde götürürsün. Tüm saatler, dakikalar, saniyeler saygıyla geleceğin günü bekler.

Bende beklerim.

...sensiz zamanı bensiz geçiririm.

Sen gittiğinde uçan bir halı ile düşlerine konuk olurum.

Kendi rüyalarımdan seninkilere bir masal pensi olarak patika bir yol bulurum. Uykularımda sana koştuğum için sensizken hep seninle uyurum. Göz kapaklarım sana açılan mağaranın iki serserisi, iki bekçisi, 40 Haramiler�in son ikisidir... Geceleri içine düştüğüm karanlıklar sana açılan aydınlıkların habercisidir. Sensiz, tarih yazılı masallardan ibarettir. Sensizliğin en büyük dostu, geceleri bir masal prensesini uçan bir halı prensine taşıyan saliselerdir.

Sen gittiğinde kırmızı bir mühür vurulur hayatı(mı)n üzerine.

Sen gelene kadar �tadilat nedeni ile kapalı(yız)dır� kalpler. Ruh dünyalarında yıllık sayımlar yapılır. Yediğim her şey seninle çarpılır, duyduğum her heyecan sana bölünür. Seni düşünmediğim her an benden çıkartılır, beni düşündüğüm her an seninle toplanır. Ve sonuç hep �sen� çıkar. Bir tek �sen�in sağlaması beni �ben� yapar.

Yolumu eşkiyalar keser sen gittiğinde.

Hayat daha zor geçer. Beyaz yalanlar, maskeli süvariler, boş bedenler sen gelen kadar kapımın önünde nöbet bekler. Dostluklar ağır bir yüktür. Sana anlatılacak anlamlı anlamsız çok şey vardır. Sözcüklerin içi çok daha çabuk boşalır. Ve kafama düşünülmemesi gereken, bir çöp torbası dolu fuzuli düşünce takılır. Suskunluklar daha bir anlam kazanır. Sen görmezsin, sen bilmezsin, eminin hissetmezsin...

Sensizken beni taşımak her zamankinden daha zorlaşır.

Sen gittiğinde,

Gündüzleri sokak lambaları sanki hiç sönmüyor ve geceler zifiri karanlıkta geçiyor. Nefes alınmıyor, yalnızca veriliyor. Arabalar duruyor, yollar hareket ediyor. Güneş dünyanın etrafında dönüyor, dünya ayın çekim alanına giriyor. Kumlar denizleri kaplıyor, yunuslar toplu intiharlarla kendilerini kumsallara vuruyor. Karada yenilen vurgunlara derin düşüncelerde sıhhat bulunuyor. Sonbaharı yaz takip ediyor, yaz sonrası ilkbahar geliyor. Her kar yağdığında güneş açıyor ve güneşli havalarda beni en çok sensizlik donduruyor.

Bir yara açılır içimde, senin her gidişinde.

Çaresiz bir hayat mahkumu...

Umutsuz bir yalan taciri belirir o derin yaranın içinde. Ruh avcısı olurum, beden simsarı...

Sensizlik alıp sensizlik satarım. Başkalarında hep seni ararım. Kaçayım derken yine sana yakalanırım. Kan kaybı değil, sensizlik çektiğim. En çaresiz anlarımda yani sen kaybından ruhumu teslim etmek üzereyken senden gelen bir kart beni yine bana, telefondaki sesin beni yine sana taşır. Bir hayal mahkumunu siyah beyaz flu bir fotoğraf karesi tekrar hayatla tanıştırır.

Sen gittiğinde, ben de giderim.

Gittiğin uzaklıkların tam tersinde sana ulaşmaya çalışır, kendime yenilirim. Utanmak gelmez aklıma her gördüğüm cansız ruha seni sorarım. Tanımazlar seni. Oysa beni görenler senin de varlığını anlar. Kimlik kartı olarak seni taşırım. Umulmadık çevirmelerde kolluk kuvvetlerine seni takdim eder, iş başvurularına imzayı hep �sen� diye atarım. Doktorlar sıhhatimi öğrenmek için seni dinlerle. Senin adına öksürmemi, ağzımı açtırdıklarında derinliklerimde seni görmek isterler. Tüm tahlil sonuçları sen çıkar.

Danışmalara seni rehin bırakırım. Çıkışta seni ceketimin iç cebine koyarım. Kalbimin üzerinde sen durursun. Biliyor musun benim varlığımı bana, en iyi sen kanıtlıyorsun.

Sen gittiğinde, söz de bitiyor.

...ve sensizlik, senin kadar ağır geliyor.

Cün'

Cüneyt ÖZDEMİR
Bu mesajdan alıntı yap
Sponsor Links

Grafikerler.net Reklamları

Standart

Sİl Ve Gerİye Al

Alt 27-10-2007 #2
                             Sponsorlu Bağlantılar
SİL VE GERİYE AL

Paris bir film seti.
Paris eski taş binaları ile görkemli.
Tarihi…
...ve itiraf edelim Paris soğuk bir kış günü üstelik de noel arefesinde nerede ise bütün ağaçlar aydınlatılmışken pek bir sıkıcı. Pek bir çekilmez…
Bu görkem, bu ihtişam ve bu insanlar ve her an sokaklarında bulunan bir milyon turist fazlası ile yapay bir havayı soluyorlar. Herşey fazla ‘olması gerektiği’ gibi.. Mükemmel hatta.
Böyle şehirler, böyle insanlar, sürekli gülümseyen yüzler sıkıyor beni. Fazlası ile kuşkulandırıyor, yoruyor…
Belki biraz bu yüzden, biraz da bu sıfırın altında ki soğuk yüzünden suratım bir karış yine ellerim cebimde yürüyorum sokaklarda.
Tekbaşıma.
Paris’i artık biliyorum, farklı vesileler, farklı insanlar ve heyecanlarla dolaştım bu sokakları..Şanzelize’de şu kafede mesela bir fotoğrafım bile var. San germain’de sinemaların orada işte şu sokağın arkasındaki otelde kalmıştım.
Ne kadar çok anı var.
Ne kadar yorucu…
Bir kafede oturmuş acı bir kahveyi yudumlarken şunu fark ettim birden bire. Ne kadar çok insanın belleğinize girmesine izin verirseniz,ve ne kadar çoğuna duvarlarınızı indirip, kapılarınızı aralayıp açarsanız, o kadar kirleniyorsunuz. Kimileri naif halinizi sıradanlaştırıyor çünkü….İç huzurunuzu bozuyor, dengenizle oynuyor ki ; Aman Ha!!!
Belki ilk anda heyecan veriyor. Ya da vermese de veriyor gibi oluyor ama sonrası da yok. Daha o andan belli sonrasının olmadığı olmayacağı...
Ama sonrasında tam bir zihin ve anı kirliliği.
Ünlü rockçı bir kadının, zalim ve kaşarlanmış sesinden çıkan o şarkı geliyor aklıma; “erase and rewınd” Sil ve geriye al...
Gerçek hayatta da keşke silip geriye alabilsek hafıza bandını. Eminim o zaman şu kahve daha az acı,hava daha az soğuk ve bu Paris daha az sıkıcı olacaktı…
Garsonlar, satıcılar, Paris halkı oldukça hoyrat davranıyor sıradan turistlere karşı. Bilmem neden ,belki onlar da hak ediyorlardır. Herkes fransızca hatalarınızı düzeltip ondan sonra istediğinizi yapıyor. Ne kadar hassaslar dillerine karşı….
Kibir mi demeli acaba?
Bilmem. Bilemem... Daha doğrusu bana ne.
Özdemir Asaf’ın güzel bir şiiiri vardı.

“uzakta bir mum sallanıyor zannediyordum
anladım ki sallanan mum değil benmişim.”

Belki daha önce bu buz gibi Paris’e farklı anlamlar yükleyen,kendini kandıran, “mış” haline bürünen de bendim. Evet evet kesin bendim...
Belki bu dekor şehirlere benzeyen bir özelliğim var benim de. Çok kolay unutuyorum tüm kötüleri, anları, anıları,hayalkırıklıklarını... Bir tek iyi şekillenmiş, kalmasına değecek “şey”ler kalıyor hafızamda..
Tıpkı işte şu Paris’in taş binaları gibi… Yoksa eminim şu taş duvarlara sorsak biraz eşelesek kötü anılar ortaya saçılır.
Bir sır vermek isterim size. Mırıldandığım şarkılarda kendimi ele verenlerdenim ben..
Ne düşünüyorsam hemen dilime bir şarkı sözü geliveriyor.
Hani bilgisayarda, internette arama motorlarına bir kelime yazarsınız ve alt alta o kelimenin geçtiği herşeyin gelmesi gibi…Benim de aklıma hemen bir şarkı geliveriyor işte..
Şimdi sokakların arasına gizlenmiş binlerce kafeden birindeyken kendime kulak vermemle, yakalamam bir oluyor.”Ah bu ben kendimi naapsam?”
Mazhar Alanson’un şarkısı. Neden bunu söylüyorum , naapıcam ?
Napacağım, kalkıp yürüyeyim bari biraz.
Burayı görmüştüm, şu sokakta yürümüştüm, şurada la fayette var. Bir,1 mayıs günü arkadaşımın zoruyla getirilmiştim, her yer kapalıydı ne kadar çok sevinmiş, ne de çok gülmüştüm.
Uzakta eyfel demir demir duruyor.Aman ben almayayım.Ne çıktım,ne de çıkarım.
Hem bu Paris’de neden hiç sokak köpeği yok.Dilenciler bile neden yalnızca göçmenler arasından seçilmiş zavallılar gibi.
Meydanlarda çam ağaçlarını beyaza boyamışlar. Kar yağmış gibi, noel ya….
Ama hava hala buz gibi…
Dur şuradan bir kafeye daha gireyim.Bu sefer kırmızı şarap içmeli.
Soğuk bir Paris gününde, sıcak bir kadeh kırmızı şarap içerken yalnız başınıza, yine bir kafede otururken, ne düşünür insan, ne düşünmeli?
Ya kendimi şu masaya yatırıp lime lime edeceğim ,ya boş boş şehre bakacağım ya da başkaları ile oyunlar oynayacağım. Habersizce...Önümdeki masaya bir çift geldi oturdu.Kim acaba bunlar, nasıl bir hayatları var?
Oğlan somurtuyor, kız ise halinden memnun gibi.
Kız için Paris’de olmak bile bir marifet başlıbaşına.
Oysa oğlan daha kendiyle gibi. Kendi içinde sessizce kızı dinliyor. Böyle yalnız adamlara musallat olan kadınlar var tabi. Muhtemelen bu kızın kendine ait bir dünyası da yoktur. Oğlanın bir dünyası var ama kızın dünyası “oğlan”. Muhtemelen bundan önceki dünyası da başka bir oğlandı. Sonrasında da başka bir adam olacaktır.
Oğlanı sıkan bunu bilmek olmalı. Belki benim hüsnü kuruntum. Kime ne... Paris (basmış)??? Gibi garsondan ne isteyeceklerine kız karar verdi. Ne demiştim?
Eminim oğlanın pek çok şeyine de kız karar veriyordur.Şimdilik arzın merkezi oğlan Taa ki başka bir adama ,başka bir şehre kadar…
Oğlan mutsuz bir şekilde kahvesini içiyor. Kız için önemi yok. Tek önemli olan kendisi olmalı. Kendi istekleri, kendi mutlulukları, kendi sevdiği oğlanlar….
Şimdi ayağa kalkıp,şu oğlanın yanına gidip “def et bu kadını hayatından, defolsun! Bak mutsuzsun.bandı geriye al ve sil.Kapat kapılarını, duvarlarını daha sağlam ör ve inanma, gelme bu şehirlere bir daha.duyuyor musun,seni pişman edecek anılar biriktirme, hafızanı kirletme.” demek geçiyor.
Bağıra bağıra “Defolsun gitsin bu kız bu adamın hayatından” demek sonra da...
O sinirle kalkıyorum ayağa. Hesabı ödeyip, çıkıyorum.Herkes kendi kaybettiği zamandan mesul nasıl olsa, bana ne..Herkes kendi pişmanlıklarını biriktiriyor, onlardan da buna ne... Sonra şu müze şehir Paris’in taş duvarları gibi geriye yalnızca iyiler kalır. İyi anlar, iyi anılar…
Bir şarkı mırıldanmaya başlıyorum…

“kırıklarını aldırdım kalbimin
zırhımı çıkarttım astım fortmantoyaaaaaa”

Hava karardı ama ısınmış gibi de...
Geceleyin yanan bu ışıklar mı ısıttı Paris’i ?
...yoksa bana mı öyle geliyor.

11.12.2002,PARİS

Cüneyt ÖZDEMİR

Cün'
Bu mesajdan alıntı yap
henry isimli Üye şimdilik offline konumundadır

henry

Öğrenci (Diğer) / Adana

Standart
Alt 27-01-2008 #3
Kırılma Noktası

Daha dün bir çocuğun akan salyalarını silmenin ne iğrenç hatta
ne menem bir şey olduğunu düşünürken, yine bir çocuğun ağlayan
yakarışlarını duymamak elimdeymiş gibi davranıyorum.
Düşünmeden... Kavgadan çıkmış gibiyim; saçım başım
dağınık... Her yerimde morluklar var, üşümeden duramıyorum.
Üzüntünün gülünçlüğünü ve boşluğunu tekrar elime alıp
kara kalemle karalamak istiyorum bembeyaz kâğıdı; bedelini ödemek
istemiyorum (!) .
Yokuş aşağı-yukarı tavırların içindeki benliği sorgulayarak
daha ne kadar içsel bir kirlenmenin ortağı olacağımı hiç
bilmiyorum. Belki de (ki bundan nefret ederim-belki) başlangıçların
kıyısını geçerken, bitirimlerin pek iç açıcı olmadığını
düşünüyorum. Bitirmek bitiriyor hiç yoktan. Bitirmek... Hah aha
kendime gerçekten gülesim geliyor.
Siyah nokta kucağımdayken onu düşünmemek elimde değil. Elimde
değil yazıyı da bir yandan kontrol etmemek... Bu ne çeşit bir iki
yüzlülük?! Epiğin de bir yerde yaratımı körükleyebildiği
aşikâr... mı? Aşikâr ne demek? Yüzyıllarca bunu düşünmek
istiyorum.
Sıkıldım. Yanımda birilerinin olması da beni iple gererken
yalnızlığın tadını çıkarmaya çalışmak... Yalnız
olunamayacak zamanlar da vardır. Ve ben hiç hazzetmem kendine fazla
güvenenlerden... Hiç sevmem durmadan söyleyecek bir şey bulan
insanları. Ve pek sormam nedenini sadece bir şeyin: Yakınlık...
Bütün bunları tek bir harfle ağzından dökebilecek
'erk'eği arıyorum. İspat gerekiyorsa ispatlayan, gerekliliği
boşa savuran, çok mutluyken devamlılığını sağlayabilen,
mutsuzken dibe vurabilen, karıştırmayan, susamayan, susan bir erk...
Bunu mu arıyorum gerçekten? Pek sanmıyorum... 'Erk'ek
aranmayacak kadar yakınımda... Duvarların mavi olduğunu
düşünsene. Evet, hiçbir şey olmazdı. Tadını çıkaramayacak
kadar yalnızız çünkü. Çünkü durmadan itelenen hayatlarımız
var, melankolik anlar yaratmanın kimseye faydası olmasa da çıplak
kadınlara dokunasım geliyor... Çıplak erkekler tam bir seremoni.
Gücüne güç katan bir yanım var, bu yanımı öldürmek istiyorum.
Erkin ellerinde boğulmanın çok hoş bir tadı olsa da dilim bazen
beni sokuyor. Dil her şeyi öldürebiliyor.
Gecenin yavaş inişi pek haklılıkla üstünü açıyor
insanların. İnsanlar! Ayağa kalkın ve saygı duyun aynalara.
Aynaların gerçekliği övgüye değer ve ben hiç aynaya bakmıyorum.
Bakılan aynanın kırılma dürtüsüne karşı gelemeyecek kadar
düşünceli olabiliyorum bazen. Bazen durmadan kendimi
düşünüyorum; tepkilerimi, olurumu-olmazımı, dudaklarımın
şeklini, ellerimi, eksik tırnaklarımı, hınhın beynimi,
içgüdülerimi, gülerken yüzümün nasıl olduğunu -bana
yakışmadığını-, kulaklarımın neleri seçtiğini, neleri
elediğini... İnsanlar! Ben ikiyüzlünün tekiyim, bana gereken
ilgiyi gösterin. Hahah, fazlasını değil. Çokum az olduğum kadar.
Ve inceyim. Ve zayıfım. Ve aristokrat. Ve serseri. Her şeyim.
Hiçim.
Nokta.

erkal özge
Bu mesajdan alıntı yap
Standart
Alt 12-02-2008 #4
Bir Şeyler Unuttuk Zamanın Kalbinde

Sözcükler şifreli görüntüsüdür yaşadıklarımızın. Tadına doyamadığımız romanların gizli öznesidir hatıralar. Bir varmış, bir yokmuş gibi gelip geçen tutkulu hayallerle beraber… Bir şeyler unuttuk zamanın kalbinde..!

Kıblemizi aşk ve aşk için tayin ediyorduk. Yaratılmak korkutulmaktı, korkuyorduk aynı zamanda sevdiğimiz kadar. Kitaplar, şiirler, filmler, yaz rüyâları, kış üşümeleri, düş çözülmeleri birbiri ardınca geliyordu.

Aşk için savaşan adamlar oluyorduk her birimiz, her birimiz savaşarak yaşıyorduk aşkı. Usulca sokulan yoksulluğumuzu, kabul görmeyen adamlığımızı, reddedilen sabrımızı hayatın mihengine vuruyorduk, kahroluyorduk..! Düşler ormanında yarasından sızan kanı ırmaklara akıtarak ölümü bekleyen ceylanlar gibiydik. Bal gözünden kanlar akıtan ceylanlar gibi çarpıyordu kalbimiz. Zamanın kalbine akıtıyorduk kahrolası yalnızlığımızı, terkedilmişliğimizi…

Bir şeyler unuttuk zamanın kalbinde..!

Korkarak gizlediğimiz duâlarımızı, okşamadan geçtiğimiz yetim başlarını, alnımızı toprağa mıhlamaksızın uğradığımız mabetleri ve hepsini yaralarımıza merhem olmaya çağıran zamanın kalbinde unuttuk unutulmaması gerekenleri..!

Vefasızlık işte, sevmeyi bilmiyorduk, yanmayı bilmiyorduk, özlemek nasılda uzaktı kırık kalplerimize...! Eski tarih olurdu biz geçtiğimiz zaman şehirler. Sevgiler devrildi bu müzmin çağın yalancı aynalarında. Gençliğimizi kaybettiğimiz günlerin hırçın çocukluğunu ezberledik elif-ba cüzlerinden. Hayat akardı, zaman akardı ve aşk akardı sırlı düşlerin yazılmamış sayfalarına doğru..!

Bir şeyler unuttuk zamanın kalbinde..!

Kimi akşamlar sıcak, demli bir çay otururdu masamıza, kimi zaman da hatırasını özlemle yad ettiğimiz bir delişmen sevda eskisi… Paslanan düşlerimiz kanatlanırdı o zaman, coşardık. Eylemlerin tadı, ezgilerin yakışı, bâkî kıldığımız kardeşlik yeminleri, unuturduk her şeyi..!

Dillerimiz lâl olurdu, bedenlerimiz gül olurdu, kururduk.

Her şey aşktı..!
Her şey aşk kokuyordu..!
Her şey aşk masalı gibi gizemliydi..!

Tükettik, ömrümüzde tüketilecek ne varsa… Yığdık önümüze buz dağlarını… Ne gençlik kaldı türkü olup söylediğimiz, ne de dili tutulan sözcüklerin ateş dansı..!

Dahası; yalın bir ağıt kaldı dudaklarımızda, zehir tadında..!



Bir şeyler unuttuk zamanın kalbinde..!

Aşkı unuttuk en kötüsü..!
Sevmeyi unuttuk en korkuncu..!
Merhameti unuttuk en acıklısı..!
İnsanlığı unuttuk en utançlısı..!


Reşat Güngör KALKAN

Zamanın kalbinde birşeyleri unutmamak dileğiyle...
Bu mesajdan alıntı yap
Cevapla

Tags
deneme edebiyat

Benzer Konular
Konu Konu Bilgileri Forum Cevaplar Son Mesaj
Deneme 3D te0man Serbest Çalışmalar 2 21-02-2008 10:26:49

Kapat
Şifremi Unuttum?