Mustafa Kemal Atatürk

Biyografiler - Mustafa Kemal Atatürk ...

Cevapla
Mustafa Kemal Atatürk
shedesign isimli Üye şimdilik offline konumundadır

shedesign

Grafiker / Hatay

Dosya15
Alt 09-11-2008 #11
Sponsorlu Bağlantılar

Medya
Atatürk'ün tanıtım klibi
İsmet İnönü'den Kemal Atatürk sesli mesajı, 10 Kasım 1963
Cemal Gürsel'in Kemal Atatürk hakkında ses kaydı, 10 Kasım 1963
ABD Başkanı John F. Kennedy'nin, Kemal Atatürk hakkında sesli mesajı, 10 Kasım 1963
John F. Kennedy'nin, Kemal Atatürk konuşmasının Türkçe çevirisi, 1963
Bu mesajdan alıntı yap
shedesign isimli Üye şimdilik offline konumundadır

shedesign

Grafiker / Hatay

Dosya15
Alt 09-11-2008 #12
                             Sponsorlu Bağlantılar
Atatürk İlkeleri, çağdaşlaşma yönünü belirleyen ve Atatürk Devrimleri'ne temel teşkil eden fikir ve düşüncelerdir. Atatürkçü Düşünce Sistemi içinde birbirine bağlı bir bütün oluşturan Atatürk İlke ve Devrimleri, Türkiye'yi çağdaş uygarlık düzeyine ulaştirabilmek için bilimsel düşünceyi esas alan aklın ve mantığın çizdiği yollardır. Bu nedenle Atatürk ilke ve devrimlerinin felsefesinde yapıcılık, en doğruya, faydalıya yöneliş yatar.

Atatürk İlkeleri, başlangıcından itibaren Türk Devrimi içinden doğmuş ve onun uygulamalarına yön vermiştir. Atatürkçülük konularını araştıran bilim adamları bu ilkeleri Temel İlkeler ve Bütünleyici İlkeler olarak iki başlıkta toplarlar.

Bu ilkeler, Atatürk’ün devlet anlayışına hakim olan milli devlet, tam bağımsızlık, milli egemenlik ve çağdaşlaşma (medenileşme) hedefinden kaynaklanmaktadır.

Atatürk İlkeleri, önce dönemin tek partisi olan Cumhuriyet Halk Fırkası’nın program ilkeleri olarak benimsenmiştir. 1937’de çıkarılan bir kanunla 1924 Anayasası’na eklenen ilkeler, bu uygulama ile hukuken Türk milletine mâl edilmiştir.
Bu mesajdan alıntı yap
shedesign isimli Üye şimdilik offline konumundadır

shedesign

Grafiker / Hatay

Dosya15
Alt 09-11-2008 #13
Cumhuriyetçilik ilkesi Kemalist ilkeler arasında yer alan Cumhuriyetçilik esas itibariyle Demokrasinin devlet şekline uyarlanmış hali şeklinde tanımlanır. Farsça halk demek olan "Cumhur" kelimesinden gelir. Bu bakımdan halk ve yönetim kelimelerinin bir araya geldiği "Demos" ve "Kritos" yani demokrasi sözcüğünün eş anlamlısı kabul edilebilir.

Atatürk için, Kemalizmin "cumhuriyetçilik" ilkesi ile "demokrasi" eşanlamlı idi:

“ Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz cumhuriyeti kurduk, on yaşını doldururken demokrasinin bütün gereklerini sırası geldikçe uygulamaya koymalıdır. Milli egemenlik esasına dayalı memleketlerde siyasi partilerin var olması tabiidir. Türkiye Cumhuriyeti'nde de birbirini denetleyen partilerin doğacağına şüphe yoktur. ”


Atatürk için, demokrasi her şeyden önce bir özgürlük sorunuydu:

“ İrade ve egemenlik milletin tümüne aittir ve ait olmalıdır. Demokrasi sosyal yardım veya iktisadi teşkilat sistemi değildir. Demokrasi maddi refah meselesi de değildir. Böyle bir görüş vatandaşların siyasi hürriyet ihtiyaçlarını uyutmayı amaçlar... Bir ulusu oluşturan bireylerin o ulus içinde, her çeşit özgürlüğü, yaşamak özgürlüğü, çalışmak özgürlüğü, düşünce ve vicdan özgürlüğü güven altında bulunmalıdır. ”


Atatürk'ün kendi el yazısı ile kaleme aldığı ve halka demokrasiyi ve özgürlüğü öğretmek için ele aldığı "Medeni Bilgiler" kitabında "kamuoyu" şöyle anlatılıyordu :

“ Ulusal egemenlik temeline dayalı temsili bir hükümette kamuoyu büyük rol oynar. Basın yayın ve toplantı özgürlükleri olmadan ve kamuya ilişkin işler hakkında geniş bir eleştiri ortamı bırakılmadan kamuoyu görevini yerine getiremez. Ulusal egemenlik ve temsili hükümet düşüncesinin yayılması ve yükselmesi ancak kamuoyunun etkinliği ile olabilir. ”


Aynı kitabında Atatürk'ün "basın özgürlüğü" ile ilgili görüşleri de şöyleydi:

“ Basın yayın özgürlüğünden ortaya çıkabilecek olumsuzlukları ortadan kaldıracak etkin yol, kesinlikle geçmişte olduğu gibi basın yayın özgürlüğünü kısıtlama yolu değildir. Basın yaın özgürlüğünden doğacak sakıncaların ortadan kaldırılması yolu, yine doğrudan basın yayın özgürlüğüdür. ”


Atatürk'ün daha sonra Cumhuriyet Halk Partisi adını alacak olan "Halk Fırkası"nın tüzüğünü hazırlarken, bu partinin "laik demokrat" olduğunu vurgulamaya özen göstermiştir. Zamanın Fransa Büyükelçisi'ne söyledikleri ise onun demokrasi anlayışını göstermektedir.

“ Kişisel iktidar gibi zararlı bir örnek bırakarak ölmeyeceğim. Parlamenter bir cumhuriyet kuracağım. ”


Atatürk elinde hem padişah hem de halife olacak kadar gücü olduğu halde Cumhurbaşkanlığını bile geçici bir görev olarak düşünmekteydi. Fethi Okyar'ın 9 Ağustos 1930 tarihli mektubuna verdiği yanıtta şu satırlar vardır:

“ Bildiğiniz gibi resmi görevim dolayısıyla ben bugün Cumhuriyet Halk Fırkasının Genel Başkanlığını fiilen yapamamaktayım. Fiili Başkanlık İsmet Paşa tarafından yerine getirilmektedir. Cumhurbaşkanlığı görevimin bitiminde, bizzat kurduğum Cumhuriyet Halk Fırkasının Başkanlığını fiilen yerine getireceğim tabiidir. ”



Kavramın gelişimi [değiştir]Ali Suavi, Namık Kemal ve başka Genç Osmanlılar özellikle Amerikan ve Fransız devrimlerinin de etkisiyle sultanın otoritesini kısıtlayacak bir rejim talep ediyorlardı. Özellikle II. Abdülhamit döneminde Fransız filozoflarının görüşleri Jön Türkler arasında geniş ölçüde yayıldı. Atatürk de bu oluşumun bir parçasıydı. Bununla birlikte Atatürk'e kadar reform düşüncesi meşrutiyet fikrinin ötesine geçmemişti.

Cumhuriyet düşüncesinin gelişme fırsatı bulması özellikle Birinci Dünya Savaşı'nı izleyen dönemde mümkün oldu. Savaştan sonra Rusya, Almanya ve Avusturya gibi imparatorluklar yerlerini cumhuriyet rejimlerine bıraktı. 1918'de Azerbaycan ilk Müslüman cumhuriyet olarak kuruldu. Rusya'daki diğer Müslüman halklar da kendilerini cumhuriyet olarak ilan etti. Cumhuriyet fikri böylece bütün Ortadoğu ve Kuzey Afrika'ya yayıldı.

Atatürk'ün cumhuriyet kurma projesini ne zaman planlamaya başladığı tam olarak bilinmemektedir. Ama daha 1919'daki milliyetçi toplantıların raporlarına bakarak bağımsızlık mücadelesinin başından itibaren Atatürk'ün cumhuriyetçi fikirlerden etkilenmiş olduğu söylenebilir.[1] Ancak sultanlığa ve halifeliğe bağlılığın kuvvetli olması nedeniyle Atatürk ve onun gibi düşünenler fikirlerini gerçekleştirmek için beklemek zorunda kaldılar. Cumhuriyet saltanatın kaldırılmasından neredeyse bir yıl sonra ilan edildi.
Bu mesajdan alıntı yap
shedesign isimli Üye şimdilik offline konumundadır

shedesign

Grafiker / Hatay

Dosya15
Alt 09-11-2008 #14
Milliyetçilik veya Ulusçuluk, kendilerini birleştiren dil, din, tarih veya kültür bağlarından dolayı millet veya ulus olarak tanımlanan bir topluluğun siyasi birliğini ve egemenliğini savunan siyasi[kaynak belirtilmeli] görüş.

Milliyetçilik, ulus idealine bağlılığın, evrensel ilkelere bağlılıktan ya da bireyin hak ve özgürlüklerinden daha önemli olduğunu savunur.[kaynak belirtilmeli]


19. yüzyıl başlarından itibaren Avrupa'da, 20. yüzyılda ise tüm dünyada egemen siyasi düşünce tarzı olmuştur. Dünya siyasi haritası bu dönemde milliyetçilik ilkelerine göre biçimlendirilmiştir. Günümüzde özellikle azgelişmiş toplumlarda halâ yaygın bir değer olmakla birlikte, Anglosakson kültürüne bağlı toplumlarda ve Avrupa Birliği fikrini savunan çevrelerde olumsuz bir anlam yüklenmiştir.[kaynak belirtilmeli]

Milliyetçilik konusunda Benedict Anderson, Ernest Gellner, Eric Hobsbawm, Elie Kedourie, Anthony Smith'in teorik çalışmaları kaynak olmuştur. Bu çalışmalarda yurtseverlik, militarizm, şovenizm, etnik aidiyet, dilsel aidiyet, ulusalcılık, irredentizm, faşizm, militancılık, dinselcilik, otoriterlik, ırkçılık, antiemperyalizm, asabiyet, hayali cemaatler, tarihsel kimlik, kahramanlık, maneviyat, atalar kültü, sadakat, egemenlik, ortak irade, vatan, romantizm, kamusallık, kültürellik kavramları açıklanmaktadır.

Konu başlıkları [gizle]
1 Kökenbilim
2 Tarihçe
3 Türkiye'de milliyetçilik
4 Atatürk'e göre milliyetçilik
5 Kaynakça
5.1 Dipnotlar



Kökenbilim [değiştir]"Millet" sözcüğü aslen Arapça olup (Ar: ملة), "din veya mezhep; bir din veya mezhebe bağlı olan cemaat" anlamındadır. Osmanlı Türkçesinde 20. yüzyıl başlarına kadar bu anlamda kullanılmıştır. 19. yüzyıl ortalarından itibaren aynı sözcük Fransızca/İngilizce nation kavramına karşılık olarak kulanılmıştır. Moğolca'dan alınan "ulus" sözcüğü, 1932 yılında aynı kavramın Yeni Türkçesi olarak benimsenmiştir.

Latince kökenli olan "nation", kök anlamı itibariyle "aynı atadan gelenler topluluğu" demektir. Dolayısıyla esasen Türkçe kavim veya aşiret karşılığıdır. Moğolca ulus ise siyasi amaçla bir araya gelmiş olan boylar konfederasyonunu ifade eder (ayrıca kâdim Türkçedeki budun[1] kelimesi de aynı anlamı verir).

Sözcüğün evriminden kolayca görüleceği gibi, ulusun objektif temelini tanımlamak son derece güçtür. Bazı uluslar kendini dil veya din temelinde tanımlarken, diğerleri ortak bir siyasi geçmişi veya siyasi ideali ulusal birliğin temeli olarak kabul etmektedir. İsviçre’de dört ayrı dil konuşulmasına rağmen yüzyıllardan beri paylaşılan ortak tarih güçlü bir ulusal duyguyu ayakta tutabilmiştir. Amerikan ulusu farklı kökenlerden gelen göçmenlerin ortak bir siyasi yapıda bir araya gelmesinden oluşur. Yahudi ulusunun tanımlayıcı ögesi dindir. Yunan ulusçuluğu, dil, din ve köken ortaklığını vurgular.
Bu mesajdan alıntı yap
shedesign isimli Üye şimdilik offline konumundadır

shedesign

Grafiker / Hatay

Dosya15

Kaynak: wikipedia

Alt 09-11-2008 #15
Tarihçe [değiştir]Modern milliyetçi düşünce 1789-1799 Fransız Devrimi'nin fikirlerinden doğmuştur. Avrupa tarihindeki ilk milliyetçi hareketlere, Napoleon istilası (1804-1815) altındaki Almanya'da rastlanır. Aynı yıllarda, Rus işgalindeki Polonya'da güçlü bir milliyetçi akım doğdu. 1821'de Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklanan Yunanistan, Avrupa'nın milliyetçi çevrelerinde çok heyecanlı destek buldu. 1848'de Avusturya İmparatorluğu'na karşı ayaklanan Macarlar, daha sonra Çekler ve Sırplar, milliyetçilik akımını Orta Avrupa'ya taşıdılar. 1860-1870 yılları arasında gerçekleşen İtalya birliği, devrimci milliyetçiliğin en büyük zaferlerinden biri olarak algılandı. 1870'lerde Rusya'da doğan Pan-Slavizm akımı, yayılmacı milliyetçiliğin ilk örneklerinden biri idi.

Milliyetçiliğe yol açan en önemli etken, daha önce hükümdar ve sülale zemininde tanımlanan siyasi aidiyet duygusunu, hükümdardan bağımsız olarak, "halk"a maletme gereğiydi. Siyasi aidiyet ve itaat, "halk"ın ortak iradesine dayandırılmalıydı. Bu nedenle 19. yüzyılda milliyetçilik, radikal, devrimci, anti-monarşist, yerleşik düzene zıt bir siyasi düşünce olarak değerlendirildi.

"Halk"ı tanımlamanın güçlüğü, milliyetçi düşünürleri -- bazen olguları ve mantığı zorlama pahasına -- olağanüstü duygusal anlamlar yüklemeye sevketti. Örneğin (ayrı lehçeler konuşan) Sicilyalılar veya Venedikliler ayrı bir ulus mu, yoksa italyan ulusunun parçası mıydı? Avusturya ulusu var mıydı? Makedonlar ayrı bir ulus mu, Bulgar mı, yoksa Güney Slavların bir boyu muydu? Bu konularda farklı görüşleri savunanlar, benimsedikleri ulusa hayali bir tarih ve hayali kökenler atfederek, onun ezelden beri "doğal olarak" varolduğunu kanıtlamaya çalıştılar. Farklı lehçeler konuşan toplumlarda, ortak bir ulusal dil oluşturmaya büyük önem verildi.

Pek çok ülkede toplumlar zıt milliyetçi idealler ekseninde karşı karşıya gelmiştir. Örneğin Güney Slavların dil birliğini temel alan Yugoslav milliyetçiliği ile din ve ortak tarih birliğini temel alan Sırp ve Hırvat milliyetçilikleri çatışmıştır. İrlanda'da Protestanlar Britanya ulusuna aidiyeti vurgularken, Katolikler ortak kökeni varsayan (Protestanları da içeren) İrlandalılığı öne çıkarmışlardır.

Farklı dil ve dinlerden toplumların yanyana yaşadığı bölgelerde, ulus yaratma çabaları, çoğunluktan farklı alt-uluslar veya azınlıklar sorunuyla karşı karşıya geldi. Siyasi egemenlik eğer ulusa dayandırılacaksa, o ulusa ait olmayan unsurların ya vatandaşlık haklarından mahrum edilmesi, ya asimile edilmesi, ya da ülke dışına sürülmesi veya yokedilmesi gerekiyordu. 20. yüzyılda ulus kurma çabaları bu nedenle insanlık tarihinin en büyük trajedilerinden bazılarına yol açtılar. Binlerce yıldan beri yanyana ve içiçe yaşamış toplumlar, ulusal kurtuluş adına sürgün ve katliamlarla tanıştılar. Doğu Avrupa ve Balkan ülkeleri, zorlu bir etnik temizlik süreci sonunda az çok homojen ulusal yapılara kavuştular.[kaynak belirtilmeli]

1920-30'larda İtalyan Faşizm'i ve Alman Nazizm'i, 20. yüzyıl milliyetçiliğinin en tipik örnekleri olarak dünyanın hafızasında yer edindiler.


Türkiye'de milliyetçilik [değiştir]Osmanlı toplumunu oluşturan İslam, Rum, Ermeni ve Yahudi "millet"lerini ortak bir ulusal kimlik altında bir araya getirme düşüncesi 1839 Tanzimat Fermanı'na damgasını vurdu, 1850'lerden sonra güç kazandı. Osmanlı seçkinlerine göre devlet, ancak bir Osmanlı milletine dayandığı takdirde ayakta durabilir ve canlanabilirdi. Osmanlı milleti padişahın sembolik egemenliği altında, ortak bayrak, marş ve simgelere (örneğin fes) sahip olacak, din ve dil ayrımı gözetmeden toplumsal birliği gözetecekti.

Osmanlılık fikri bir yandan egemen İslam toplumunda, diğer yandan imparatorluğun Hıristiyan unsurlarında direnişle karşılaştı. 1860'larda Namık Kemal öncülüğündeki Genç Osmanlılar, İslam milletinin geleneksel ayrıcalıklarını gayrımüslimlerle paylaşmayı reddeden bir milliyetçilik türünü savundular. Gayrımüslim toplumları içinde de, Osmanlı Devleti'nden koparak ayrı ulusal varlıklar oluşturma fikri taraftar topladı. Önceleri daha çok Rum toplumunu etkileyen ayrılıkçı akımlar, 1878 yenilgisinden sonra imparatorluğun diğer gayrımüslim halklarına da yayıldı.
Bu mesajdan alıntı yap
shedesign isimli Üye şimdilik offline konumundadır

shedesign

Grafiker / Hatay

Dosya15
Alt 09-11-2008 #16
Atatürk'e göre milliyetçilik
AtatürkAtatürk’e göre Avrupa uluslar topluluğunun fiziki sınırlar dışında, bu sistemin üstünlüğüne karşı mücadeleler mutlaka ulusçu nitelikte olmalıydı.[2] Atatürk’ün amacı ulusal ve savunulabilir sınırlar dahilinde, bir Türk ulus-devletini kurmak için Türk milliyetçiliğini öne çıkarmaktı. Atatürk milliyetçiliği din ve ırk ayrımından uzak, ortak yurttaşlık temelindedir. Kemalistlerin anlayışına göre milliyetçilik temelde Türkiye Cumhuriyeti'nin bütünlüğünü korumayı ve ülkenin birliğini tehdit edebilecek ayrılıkçı akımları engellemeyi amaçlıyordu.[3] Recep Peker 1931 yılında bu sorunu şöyle anlatıyordu:

"Bizim aramızda yaşayan, politik ve sosyal bağlarla Türk milletine ait olan tüm vatandaşlarımızı biz kendi insanlarımız olarak düşünürüz: aralarında 'Kürtçülük', 'Çerkezlik' ve hatta 'Lazlık' gibi fikirler ve duygular yerleşmiş olsa bile, onlar bize aittir. Mevcut yanlış anlayışlar ancak mutlakiyet yönetimlerinin ve uzun süren tarihsel baskıların ürünüdür ve biz en içten çabalarımızla bunları ortadan kaldırmayı görev sayıyoruz." [4]
Kemalistler böylece teorik düzlemde ırk, din ve etnik köken konularını vurgulamaktan çok, dil ve kültür üzerinde durarak bir ulus tanımı yapmaya çalıştılar ve o zamana kadar Türk ulusu içinde asimile olmamış etnik grupların böylesi bir Türkleştirme politikası ile kaynaşacaklarını umdular.[5] Ulus tanımı yapılırken dil birliği üzerine bu vurgu, daha önceleri Ali Suavi, Şinasi, İsmail Gaspıralı, sonraları Ziya Gökalp, Ahmet Ağaoğlu, Yusuf Akçura, Fuat Köprülü ve Mehmet Emin Yurdakul tarafından ön plana çıkartılmıştı. Bu anlamda tümüyle özgün değildi.

İslam'ı imparatorluğu bir arada tutmanın bir aracı olarak gören Jön Türkler'den farklı olarak Kemalistler laikti. Ancak yine de uygulamada dine belirli oranda önem veriyorlardı. Türkleştirilmiş bir İslam üzerinde durarak, bunun milli Türkiye fikrinin oluşmasında pekiştirici bir etkisi olacağını düşünüyorlardı.[6]

Yine Jön Türkler'in tersine Kemalistler hem Enver Paşa'nın temsil ettiği Turancılık'ın askeri-siyasi sonuçlarını görmüş olduklarından, hem de SSCB ile ilişkilerini bozmak istemediklerinden ırk kavramını kendi ulus tanımlamasında ön plana çıkartmıyorlardı. Ancak dönemin yayın organları gibi ders kitapları da ırk düşüncesi üzerinde duruyordu. Ayrıca Turancılık 1944 yılına kadar yasaklanmamıştı.

Paul Dumont Kemalist milliyetçiliği şöyle özetlemektedir:

"Kemalizm dil ve kültür birliği kartlarını oynamaya karar vermişti; henüz toplumla kaynaşmamış azınlıkların sorunlarını çözmek için dil ve kültürleri fethetme ilkesine dayanıyordu. Ancak bu arada, gerekli olduğu zaman kullanabilmek amacıyla bazı belirsiz kartları da koz olarak saklamaktaydılar."[7]
Bu mesajdan alıntı yap
shedesign isimli Üye şimdilik offline konumundadır

shedesign

Grafiker / Hatay

Dosya15
Alt 09-11-2008 #17
Halkçılık, Mustafa Kemal'in TBMM'ye sunduğu ilke. Halkçılık 13 Eylül 1920'de uygun bulunularak 18 Eylül 1920'de TBMM'de kabul edildi. İlkede TBMM'ni halkın sorunlarını, sıkıntılarını yeni bir örgütlenmeyle ortadan kaldırmak olarak ifade edilir. Daha sonra Cumhuriyet Halk Fırkası tüzüğü ile 1924 esasiye kanunu metninde ilkenin belirttiği hedefler ele alındı.[1]

Halkçılık (popülizm) ilkesinin anlamı, seçmene hoş görünme politikası olarak algılanmamalıdır. Bu ilkenin anlamı, kader siyaseti güdenlerin, halkı soktuğu uyuşukluktan kurtarıp, onun „birlik ve beraberlik gücü“ne dinamizm kazandırmaktır.[kaynak belirtilmeli]

Halkçılık ve Ulusçuluk bu anlamda birlikte düşünülmelidir."Eğer bir ulus kendi yaşamı ve hakları için tüm gücünü ortaya koymazsa, onun için kurtuluş yoktur. Biz işimize köyden, komşudan, çevremizdeki insanlardan, yani fertlerden başlayarak ilerleriz. Her fert kendini kurtarmak için tüm becerisini ortaya koymak zorundadır. Bu suretle aşağıdan yukarıya, tabandan tavana sağlam bir yapı oluşturulur".[kaynak belirtilmeli] Bu, Mustafa Kemal’in uygulamak istediği programın, bireylere yüklediği sorumluluğa ilişkin olağanüstü önem taşıyan bir saptamasıdır.

Halkın ortak yaşam ve amaç bilincinin şekillenmesi ve güçlenmesi, işgalci kuvvetlere karşı başkaldırmada ve Kurtuluş Savaşı’nda olağanüstü özveriyle çalışmada ortaya koyduğu dayanışma sayesinde süreklilik ve anlam kazanmıştır. Buna rağmen, bu gelişme kurtuluştan sonra da çeşitli önlemlerle desteklenmiştir. Buna ilişkin olarak en somut örnek eşit haklar konusudur. Yeni devletin kuruluşunda halkın sadece bir bölümünün fiili katılımı sözkonusu olsaydı, büyük bir bölümünden yükümlülük beklemek safdillik olurdu.

Mustafa Kemal tarafından kurulan „Halk Partisi“nin programında, ki adı bile başlı başına bir programdır, halkçılık şu şekilde tanımlanmıştır: „Bizim için insanlar yasa önünde tamamen eşit mumale görmek zorundadır. Sınıf, aile, fert arasında bir ayrım yapılamaz. Biz, Türkiye halkını çeşitli sınıflardan oluşan bir bütün olarak değil, sosyal yaşamın gereksinimlerine göre çeşitli mesleklere sahip olan bir toplum olarak görmekteyiz.“[kaynak belirtilmeli]

Bu anlamda her ferdin eşit tutulmasının gerçekleşmesi, ancak, eskiden kalan eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olabilirdi. Nitekim de öyle oldu.

Bu konuda kaydedilen en etkili devrimci atılımlardan bazıları şunlardır: Kadın-erkek eşitliği konusunda gerekli önlemlerin alınmış olması; öğretim birliğinin gerçekleştirilmiş olması; her yurttaşın öğrenebileceği yeni bir Türk alfabesinin hazırlanması ve her yurttaşın devlet organları önünde eşit muamele görmesi konusunda alınan önlemler.[2]


Tarihçe [değiştir]Sultan Abdülaziz döneminde başta Ali Suavi olmak üzere kimi Osmanlı aydınları Rusya'daki narodniki hareketinden etkilenerek halkın sorunlarıyla ilgilenmeye başladılar. 19. yüzyılın sonlarında başta Mehmet Emin Yurdakul olmak üzere bir çok edebiyatçı halkçılıktan etkilenmişti. 1908 Devrimi'nden sonra halk sözcüğü geniş bir kullanım alanı buldu. Uzun bir süre halkçılık iyiliksever aydınların kitlelerin yararına harekete geçmesi olarak düşünülmüştü.

"Eğer bir toplum birkaç katman veya sınıftan oluşuyorsa, o zaman eşitlikçi bir toplum değildir. Halkçılığın amacı katman veya sınıf farklılıklarını bastırmak ve bunların yerine, birbirleriyle dayanışma içinde olan meslek gruplarından bir sosyal yapı oluşturmaktır. Başka bir deyişle, halkçılığı şöyle özetleyebiliriz: sosyal sınıflar yoktur, meslekler vardır!" [3]
Bu yaklaşım büyük oranda korporatizme işaret ediyordu. Bu anlayış Kurtuluş Savaşı boyunca milliyetçileri, özellikle de Kemalistleri büyük oranda etkiledi. Her ne kadar Gökalp'in önerdiği korporasyonlar gerçekleştirilmediyse de, sınıfların olmaması ilkesi Kemalist liderler tarafından kabul edildi. Başta Atatürk olmak üzere Kemalist liderler Türkiye'de henüz sınıfların gelişmemiş olduğunu ısrarla vurguladılar. Dayanışma fikrini de komünizmle ve sınıf savaşımı düşüncesiyle mücadele edebilmek üzere benimsediler. Ayrıca bunu tek parti sisteminin gerekçesi olarak gördüler. [4]

Halkçılık çabuk benimsenen bir ilke olmasına karşın, Atatürk ilkeleri arasında en kolay terk edilen ilke olmuş, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, hızlı sanayileşme ve kapitalistleşme sürecinde büyük oranda arka planda kalmıştır.
Bu mesajdan alıntı yap
shedesign isimli Üye şimdilik offline konumundadır

shedesign

Grafiker / Hatay

Dosya15
Alt 09-11-2008 #18
Devletçilik, ülkenin genel ekonomik faaliyetlerinin düzenlenmesi ve özel sektörün girmek istemediği veya yetersiz kaldığı ya da ulusal çıkarların gerekli kıldığı alanlara girmesini öngören ilkedir.

Mustafa Kemal Atatürk'ün ulusal ekonomiyi, sağlam temeller üzerine oturtma amacına yönelik olarak ve İktisaden zayıf bir ulus, fakirlik ve sefaletten kurtulamaz. Toplumsal ve siyasi felaketten yakasını kurtaramaz." felsefesine dayalı olarak Atatürk İlkeleri arasında yerini almış olan ilkedir.

Atatürk bu ilkenin amacını "Bizim güttüğümüz "devletçilik" bireysel çalışma ve etkinliği esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde ulusu refaha, ülkeyi bayındırlığa eriştirmek için, ulusun genel ve yüksek yararlarının gerektirdiği işlerde özellikle ekonomik alanlarda, devleti fiilen ilgilendirmektir." diyerek açıklamaktadır.

Konu başlıkları [gizle]
1 İlkenin İçeriği ve Gelişmesi
2 Devletçilik politikasının olumlu yanları:
3 Devletçilik poltikasının olumsuz yanları
4 Atatürk Devletçiliği'nin diğer Sosyalist görüşlerle ilişkisi
5 Ayrıca bakınız
6 Kaynakça



İlkenin İçeriği ve Gelişmesi [değiştir]Atatürk, Devletçilik ilkesini, Halkçılık ilkesi ile bağlantılı olarak değerlendirmektedir.[1] Yoksul, yüzyıllardır ihmal edilmiş olan halkın kalkınması ve çağdaş yaşam düzeyine ulaşması için 1923 - 1930 yılları arasında, kalkınma için gerekli yatırımları yapması özel girişimcilerden beklendi. Ama bu işlevi yerine getirmeye özel kişilerin yeterli parası, yeterli deneyimleri ve yeterli teknolojik birikimi olmaması yanında Dünyayı sarsan 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı, liberal ekonomi politikalarının başarısızlığını vurguluyordu. Ülkeyi kalkındırmak, halkı çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak için "Devletçilik" ilkesini benimsedi. Böylece hem üretim arttırılacak, sanayi gerçekleştirilecek, hem de hakça bir paylaşım yapılacak ve ekonomik gücü kullanan bir sınıfın halkı ezmesine olanak verilmemiş olacaktı.

Türk Devrimi, tekelci eğilimi olmayan ulusal nitelikli özel girişimciliğin, gelişip güçlenmesine özel önem verir ama, bağımsızlıktan ödün vermeyen bir devletçiliğe dayanır. Siyasette olduğu gibi ekonomide de, yönlendirici ve belirleyici olan Kemalist devletçilik, ne Rusya'daki kollektivist devletçiliğe, ne de, Batı'daki mali sermaye egemenliği altındaki oligarşik devlet faaliyetlerine benzer.

Mustafa Kemal Atatürk bunu şöyle açıklar:

“ Türkiye'nin uyguladığı devletçilik sistemi 19. yüzyıldan beri sosyalist teorisyenlerin ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye'nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye'ye özgü bir sistemdir. Devletçiliğin bizce anlamı şudur; kişilerin özel teşebbüslerini ve kişisel faaliyetlerini esas tutmak; fakat büyük bir ulusun ve geniş bir ülkenin bütün ihtiyaçlarını ve (bu uğurda) pek bir şey yapılmadığını göz önünde tutarak, ülke ekonomisini devletin eline almak. Türkiye Cumhuriyeti devleti, Türk vatanında yüzyıllardan beri kişisel ve özel teşebbüslerle yapılmamış olan şeyleri bir an önce yapmak istedi; ve kısa bir zamanda yapmayı başardı. Bizim takip ettiğimiz bu yol görüldüğü gibi liberalizmden başka bir yoldur.[2] ”


Bu anlayışa oluşturulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, toplumsal yaşamın her alanındaki yenileşme ve gelişmeye öncülük edecek, ekonomik yaşamı düzenleyecek ve halkın sorunlarını çözecektir. Sosyal ve ekonomik gerilik nedeniyle, çelişkileri uzlaşmazlığa varmamış olan sosyalsınıf ve tabakaların haklarını, ulusal çıkarlar temelinde birleştirecek ve bunları yasal düzenlemelerle dengeleyecektir. Devlet faaliyetlerinin tümünde, topluma ve halka hizmet temel ilke olacaktır. Mustafa Kemal bunu şöyle açıklar:

“ Bugün haklı olarak kıvanç duyabileceğimiz bütün başarıların sırrı yeni Türkiye devletinin yapısındadır. Türkiye Devleti'nin, bu yeni örgütün dayandığı temeller, nitelik yönünden, kendinden önceki tarihi kurumların temellerinden çok başkadır. Bunun bir kelime ile ifade etmek gerekirse, diyebiliriz ki, yeni Türkiye Devleti bir halk devletidir, halkın devletidir.[3] ”


Tek partinin programında 1935 yılında yapılan düzeltmelerden sonra, Devletçilik ilkesi şöyle tanımlanmıştır: "Özel çalışma ve faaliyeti esas tutmakla beraber mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha ve memleketi gelişmişliğe eriştirmek için, milletin genel ve yüksek yararlarının gerektirdiği işlerde, özellikle iktisadi alanda devleti fiilen ilgilendirmek önemli esaslarımızdandır. İktisat işlerinde devletin ilgisi fiilen yapıcılık olduğu kadar, özel girişimcileri teşvik ve yapılanları düzenleme ve denetlemektir."
Bu mesajdan alıntı yap
shedesign isimli Üye şimdilik offline konumundadır

shedesign

Grafiker / Hatay

Dosya15
Alt 09-11-2008 #19
Devletçilik politikasının olumlu yanları: [değiştir]Türkiye başlangıç aşamasında Devletçiliğin iki büyük yararını gördü: Bir yanda, özellikle altyapı ve sanayi yatırımları sayesinde oldukça hızlı bir büyüme gerçekleştirirken; diğer tarafta, sanayileşmenin devlet eliyle oluşumu sayesinde, Türk işçisi, Batı'daki örnekleri gibi insancıl olmayan koşullar içinde birkaç kuşağın feda edildiğini görmedi. 1929 - 1939 yılları arasında dünya sanayi üretimi %19 artarken, Türkiye'de sanayi üretim artışı %96'yı buldu.[4] Sovyetler Birliği ve Japonya dışında hiçbir ülke, bu alanda Türkiye'den daha hızlı bir büyüme sağlayamadı. Giderek oluşmaya ve büyümeye başlayan sanayi işçisi sınıfı nasıl hiçbir mücadele vermeden seçme ve seçilme haklarını elde ettiyse; yüne kan dökülmesine, kuşaklar boyu süren büyük acılar çekilmesine gerek kalmadan insancıl çalışma koşullarına kavuştu.[5] sendikalaşma, grev ve toplu sözleşme gibi hakların verilmesi için de işçi sınıfının rejimi zorlaması beklenmemiştir. Demokrasinin beşiği sayılan ülkelerde ise işçiler seçme hakkını elde etmek için uzun ve kanlı savaşımlar vermişlerdir.[6]

Kemalizmin diğer ilkeleri gibi "devletçilik" de, 1920'lerin Anadolu'sundaki koşulların ürünüdür. Altyapısı ve sanayisi yok düzeyde olan yoksul, yüzyıllardır ihmal edilmiş olan bir halkın nasıl kısa bir sürede kalkınıp çağdaş yaşam düzeyine ulaşacağına sorulan sorunun yanıtı "Devletçilik" olmuştur.[7]

Çağdaş Uygarlığı temsil eden Batı, uzun ve ıstıraplı bir yoldan geçerek o noktaya ulaşmıştı. Batılı ülkeler zenginleşir ve gelişirken sadece geri kalmış ülkeleri sömürmemişler, aynı zamanda kendi halklarını -insancıl olmayan koşullarda- kuşaklar boyu çalıştırmışlardı. Türkiye ise geri kalmış bir ülke olarak ne sömürgesi vardı ne de yeni Türk Devleti yüzyıllar bekleyecek kadar zaman geçirmeyi düşünüyordu. Halkın sırtından, birkaç kuşağı daha yoksul tutma pahasına bir kalkınma ise, Kemalizmin "halkçılık" özüne aykırıydı. Tüm bu şartlara rağmen 1930 yılına kadar kalkınma için gerekli yatırımları yapması özel girişimlerden beklendi. Ödenmesi gereken Osmanlı borçları, Lozan Antlaşması'na bağlı Ticaret Sözleşmesi'nin bazı hükümleri gibi hususlar da devletin ekonomiye kapsamlı bir şekilde karışmasını engelliyordu. Bu eksikliği gidermek için özel kişilerin yeterli parası, yeterli deneyimi, yeterli teknik bilgisi yoktu. Dünyayı sarsan 1929 ekonomik bunalımı ise liberal ekonomilerin başarısızlığını vurguluyordu.[8] Kemalizm, ülkeyi kalkındırmak, ülkeyi çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak için "devletçilik" ilkesini bu sürecin sonunda benimsedi. Böylece hem altyapı ve sanayı devlet eliyle kurulabilecek, hem de hakça bir paylaşım yapılacak ve ekonomik gücü kullanan bir sınıfın halkı ezmesine olanak verilmemiş olacaktı. Nitekim bu süreç bu şekilde gerçekleşti.[9]

Sanayileşmeyi hızlandırmak ve ülke düzeyine yaymak için bir dizi girişimde bulunuldu. 28 Mart 1927'de, Sanayi Teşvik Kanunu, 8 Haziran 1929'da da Milli Sanayi Teşvik Kanunu çıkarıldı. Yerli sanayi ve ticareti koruyan yeni gümrük tarifeleri, 1 Ekim 1929'da uygulamaya sokuldu. 3 Haziran 1933'de, Sanayi ve Maadin Bankası ile Devlet Sanayi Ofisi'nin yerine Sümerbank kuruldu. 1925 yılında kurulmuş olan Sanayi ve Maadin Bankası, 7 yıl içinde Hereke, Feshane, Bakırköy Mensucat, Beykoz Deri ve Kundura, Uşak Şeker ve Tosya Çeltik fabrikalarını kurmuş veya kontrolü altına almıştı. Ayrıca, Bünyan ve Isparta İplik, Maraş Çeltik, Malatya ve Aksaray Elektrik, Kütahya Çini fabrikalarına ortak olmuştu. Bu fabrikalar 1933 yılında Sümerbank'a devredildi. Sümerbank 1939'a dek 17 yeni fabrika kurdu, birçok bankaya ortak oldu, bazı şirketlere sermaye yatırdı. 1935 yılında kurulan Etibank, madencilik alanında yatırımlar yaptı, modern maden işletmeleri kurdu. Emlak ve Etyam Bankası 1926'da açıldı ve ciddi düzeyde konut kredisi dağıttı, konut yatırımlarına destek verdi. İş Bankası 1924'de kuruldu, ve çok kısa zamanda, kredi piyasasında yabancı aracıları ortadan kaldıran mali bir güce ulaştı. 1924 yılında Ziraat Bankası'na her türlü bankacılık işlemini yapabilme yetkisi verildi. Ve Banka hızlı bir büyüme sağlayarak 1931 yılında mevduatını 56 milyon liraya çıkardı (1924 Devlet bütçesi 120 milyon liraydı). Banka 1933 yılında 58,363 ortağı olan 637 Zirai Kredi Kooperatifi aracılığıyla, tarım sektörüne kredi aktardı. Ziraat Bankası'nın denetimi altında çalışan Emniyet Sandığı'nın toplam mevduatı, 1923'te 2 milyon 327 bin lira idi. Bu miktar, büyük artış göstererek, 1929'da 16 milyon 508 bin lirayı buldu.[10]
Bu mesajdan alıntı yap
shedesign isimli Üye şimdilik offline konumundadır

shedesign

Grafiker / Hatay

Dosya15
Alt 09-11-2008 #20
1929 Dünya ekonomik bunalımından en az zararla kurtulunması için devletçilik politikası yoğunlaştırıldı. Birinci beş yıllık planda madencilik, elektrik santralleri, ev yakıtları sanayii, toprak sanayii, gıda maddeleri sanayii, kimya sanayii, makina sanayii ve madencilik kollarında yatırımlar planlandı ve plan büyük ölçüde gerçekleştirildi. 1923 yılında 3,700 ton olan pamuklu dokuma 1932 yılında 9,055 tona, 597,000 olan maden kömürü ise 1,593,000 tona çıkarıldı. 1923 de hiç üretilmeyen şeker, 1927 yılında 5,184 ton, 1932 yılında da 27,549 ton üretildi. Aynı dönemde çimento 24,000 tondan 129,000 tona kösele 1,974 tondan 4,105 tona, yünlü mensucat 400 tondan 1,695 tona, ipekli dokuma 2 tondan 92 tona çıkarıldı. Sanayi ve ticaretteki canlanma firma sayısını da arttırdı. 1929 yılında Sanayi Teşvik Kanunun'dan yararlanan firma sayısı 490 iken, bu sayı 1933 yılında 2,317 ye çıktı. Elde edilen yerli üretimle, 1923 de ithal edilen kösele ve un 1932 de hiç ithal edilmedi. Şeker ithalatı yüzde 37, deri ithalatı yüzde 90, çimento ithalatı yüzde 96.5, sabun ithalatı yüzde 96.5, kereste ithalatı yüzde 83.5 oranında azaldı. 1923 yılında 36,100,000 dolar dış ticaret açıı verilirken, (ki tüm ithalat 86,900,000 dolar, tüm ihracat ise 50,800,000 dolar idi) bu açık 1931 yılında 300,000 dolara düşürüldü. 1936 yılında ise ihracat ithalatı 20,100,000 dolar aştı ve Türkiye, tarihinde ilk kez dış ticarette artıya geçti.[11]

Bu ulusçu girişimler sonuçlarını kısa sürede gösterdi. 1922-1925 arasında fiyat artış oranı yani enflasyon, yılda yüzde 3.12, 1925-1927 arasında ise yüzde 1 oldu. Bazı fiyatlarda ucuzlama görüldü. Türk parası yabancı paralar karşısında değer yitirmedi, aksine bazılarına karşı değer kazandı. 1924 yılında 9,5 kuruş olan Fransız Farngı, 1929 yılında 7,7 kuruşa, 187 kuruş olan bir ABD Doları 127 kuruşa düştü. Aynı dönemde bir İsviçre Frangı 34 kuruştan 37 kuruşa, bir Alman Markı 44 kuruştan 46 kuruşa çıktı. Bunlar dünyanın en güçlü paralarıydı. Dış ticaret açığı 1930'da ihracat fazlasına dönüştü. Cumhuriyetin ilk yıllarında hiç olmayan altın stoğu, 1931'de 6.127 ton, 1933'de 17.695 ton, 1937'de ise 26.107 tona ulaştı. Yine ilk yıllarda hiç olmayan döviz stoğu ise 1938 yılında 28.3 milyon dolara çıktı.[12]Enflasyonsuz bir süreçte para hacmi hemen hemen sabit tutulmasına karşın, ekonomide gelişme sağlandı. Türkiye'de uygulanan ekonomik önlemler, 1929 buhranından etkilenen başta Almanya olmak üzere birçok ülke tarafından uygulanmaya başlandı. Almanya, Türkiye'nin izinden giderek kambiyo kontrolü rejimine geçti ve enflasyonu önledi. Paralarının serbest döviz niteliğini korumaya önem veren diğer ekonomiler, paralarının değer yitirmesini önleyemediler.[13]
Bu mesajdan alıntı yap
Cevapla

Tags
ataturk, atatürk, kemal, mustafa

Benzer Konular
Konu Konu Bilgileri Forum Cevaplar Son Mesaj
Mustafa Kemal ATATURK Fotoğrafları HORUS Fotoğrafçılık 137 4 Gün önce 10:06:03
Mustafa Kemal ATATÜRK impossible0049 Serbest Çalışmalar 4 17-04-2012 22:43:44
(M.Kemal ATATÜRK) karakalem çalışmam. yorumlarınızı bekliyorum ressam1980 Karakalem 22 02-02-2011 13:38:24
Mustafa sedef akyol Sinema & Tiyatro 9 06-11-2008 23:35:32
Gazi mustafa kemal atatürk'ün 125, doğum yılı guvenmx Afiş Tasarımı 2 25-08-2008 18:32:42

Kapat
Şifremi Unuttum?